05/02/2005
BİR KARAKTER BİR HİKAYE
YeÅŸim Tabak / Radikal
Semih Kaplanoğlu, senarist ve yönetmen olarak Meleğin Düşüşü'nden önce de dikkat çeken işler çıkarmıştı: Dizi furyası başlamadan epey evvel başarı yakalayan Şehnaz Tango ve ilk sinema filmi, yersizlik-yurtsuzluk meselesine girdiği Herkes Kendi Evinde. İki sinema filmini karşılaştırınca, aralarında birtakım tematik benzerlikler- hayatını değiştirmek isteyen karakterlere ya da genç kadın kahramanlara sahip olmaları gibi- bulmak mümkün. Tabii eğer ille de böyle ortak nokta avına çıkacaksak. Çünkü öyle görünüyor ki, Kaplanoğlu'nun yönetmen kimliğini Meleğin Düşüşü ve sonrası belirleyecek.
Herkes Kendi Evinde'nin, hikayeselliği belirgin bir yapısı vardı. Hikayeden önce karakteri oluşturduğunu ve filmi o karakterin etrafında oluşacak durumlar üzerinden şekillendirdiğini anlatan Kaplanoğlu, Meleğin Düşüşü'nde çok daha arındırılmış bir sinemaya yönelmiş. Ve belli ki aradığı sinemanın nasıl bir şey olduğu üzerine bir hayli kafa yormuş. Filmde 'minimalist sinema' deyince kimilerinin önyargılarını tüyler ürpertici noktalara taşıyan nedensiz durağanlıklardan muaf, zorlamasız, doğal bir minimalizm var. Karakterler evde oturmuş yemek yerken en az gündelik hayatın kendisi kadar sıradan bir muhabbet çevirdiklerinde, ortaya filmi içine kapatan zoraki bir yönetmen müdahalesi değil, aksine karakterleri daha iyi anlamamızı sağlayacak veriler çıkıyor, hikaye de buradan doğuyor. Kaplanoğlu, bundan böyle fazlalıklardan git gide daha çok arınmayı istediğini söylüyor ve güncel ilham kaynaklarının bahsini açınca panik halinde "duymadım, görmedim, haberim yok" diyen çoğu sanatçının aksine, son dönemde etkilendiği isimlerin adını da veriyor: "İki yönetmenden çok etkilendim; Tsai-Ming Liang ve Bruno Dumont (İnsanlık). Tabii bu etkinin açılımları var filmde. İstanbul Film Festivalinde Tsai-Ming Liang'ın Nehir'ini izlediğimde, hakikaten bütün dünyam değişti, çok çarptı beni film. Hayatta çok fazla şeyle muhatap oluyoruz. Bunları azaltma yoluna gittikçe, eksilttikçe aslında derinleşme fırsatı yakalıyorsunuz. İki tür var gibi geliyor bana. Birinde, içine ne kadar çok şey koyarsanız onların biraradalığından gelen bir şey çıkıyor ortaya. Diğerinde ise iyice azaltmak, hatta neredeyse soyut bir noktaya gitmek var. Ben bunu ilerletmeyi düşünüyorum."
Meleğin Düşüşü, alt sınıftan, genç bir kız hakkında. Tülin Özen'in canlandırdığı Zeynep, ustalık yapan babasıyla (Musa Karagöz) birlikte, fakat onunla pek iletişim kurmadan yaşıyor ve bir otelde kat görevlisi olarak çalışıyor. İçinde bulunduğu koşulların kısıtlayıcılığı karşısında içine kapanmış. Oteldeki iş arkadaşlarından Mustafa'nın (çekimler bitmeye yakın değiştirilen başka bir oyuncunun yerine geçen Engin Doğan) ona olan karşılıksız ilgisi, sanki seçim şansından yoksunluğunu vurgulayan ve öfkesini artıran bir sebep. Gün gelip hayatının değişmesini umuyor fakat bulabildiği tek çare, dua etmek. Bir şeylerin gelip onu kurtarmasını bekliyor. Filmde bir de Zeynep'inkiyle kesişen, yan bir öykü var. Burada ise yaşamı yine yüksek umutlardan pek nasiplenmemiş bir ses teknisyenini (Budak Akalın) izliyoruz. Meleğin Düşüşü'nden, her şeyden çok 'hayatın pırıltısızlığı' yansıyor.
Filmde Türk sinemasının, hatta tüm popüler kültürümüzün sıkı göbek bağı içinde olduğu melodram türünün renkli dünyasına yakışacak olaylar yaşanmıyor değil. Fakat Kaplanoğlu, acılara tam gaz gark olmakla en azından bir duygu patlamasına yol açarak gelecek rahatlamadan kaçıyor. Bakışı mesafeli ve filmde hiçbir 'zirve' noktası yok. "Özdeşleşme anlamında özellikle bir mesafe koymaya çalıştım. Melodramda, gerçekte yaşadıklarımızın dokusundan, soğukluğundan taviz verilir. Soğuktan kastım, tutabileceğimiz, kütlesini görebileceğimiz bir şey. Ben biraz geriye çekilip oradan bakarak, herhangi bir durumun altını çizmekten, ayrıca referanslarını edebiyattan alan anlatım biçimlerinden kaçınmaya çalıştım. Hep şöyle hissettim; bu kızla ben bir odaya kapandım, o beni görmüyor ama orada bir kamera var. Bütün film boyunca kamera belli bir seviyede. Çok yükselmeden, çok alçalmadan, o seviyede oyuncuyu takip ediyor. Elde etmek istediğim duygu şuydu: Zeynep'e hiç yaklaşmadan, onun gözünden görmeden, yaşadıklarını abartmadan durup bakmak. Bu bir tercih meselesi. Belli kamera açılarına girerek, bambaşka şekillerde de anlatabilirsiniz bu hikayeyi."
Meleğin Düşüşü'nün dikkat çekici yönlerinden biri, oyuncu performansları ve diyalogların doğallığı. Bu da harfi harfine düşünülmüş bir masa başı çalışmasından kaynaklanmıyor, tam tersine: "Birçok oyuncu senaryoyu bilmeden hareket etti. Önemli olan sahnelerdi. Oyuncuların bütünü görmesi iyi değil bana kalırsa, en azından bu filmde. Ellerine kavramlar verip onları belirgin kelimelere değil ama sadece kafamdaki meale doğru sürüklemeye çalıştım. Herkes Kendi Evinde senaryoya daha bağlıydı. Bu filmde senaryo mekanlarla, seçilen oyuncularla, ayrıca montaj aşamasında oluştu."
Filmden hayatın pırıltısızlığının yansıdığından bahsettim ama, buna rağmen Meleğin Düşüşü bariz bir estetik duygusuna da sahip. "Estetize etme fikri beni ürpertiyor ancak yine de o görüntünün öncelikle benim gözümü doyurması lazım. Kendim gözümden nasıl çıkıyorsa öyle görüyorum, yoksa anonim bir bakışla yaklaşmıyorum." işte bu yüzden Meleğin Düşüşü kuru kuruya bir gözlem değil, bir sinema anlayışı sindirilerek oluşturulmuş, iyi bir film. Kaplanoğlu'nun 4 bine yakın aday arasından 5-6 film senaryosuna verilen Hubert Bals Fonu'nun desteğiyle çektiği film, bu yıl Berlin Film Festivali'nde Forum bölümünde gösterilecek. Berlin'den kısmetine neler çıkar bilinmez, ama şimdilik Yunanistan, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg'da gösterime gireceği kesin.
|