|
Copyright Kaplan Film Production © 2009
|
 |
11/2004
KAYIP ARANIYOR: KADIN OYUNCU
Tunca Arslan / Sinema Dergisi
Dünya sinemasında olduğu gibi ülkemizde de "en iyi kadın oyuncu" ödüllerinin "oyuncuya" değil "karaktere" verilmeye başlanması, bu alandaki krizi artıran etkenlerin başında geliyor.
Türk sinemasında üzerinde en az düşünülen, en az kafa yorulan, eğitimi ve gelişmesi ihmal
edilen alanların basında "oyunculuğun" geldiğini söylemek, ilk duyuşta çoğu sinemasever için
şaşırtıcı olabilir. Çok değil15-20 yıl öncesine kadar, filmleri yönetmenin değil oyuncunun adıyla
anmak gibi alışkanlıklanmız bulunsa da, yıldız oyuncuları baş tacı yapıp ayaklarının altına kırmızı halılar sersek de "oyunculuk" sinemamızın yeterince eğilinmemiş, ele alınmamış, kurcalanmamış bölgelerinden biridir ne yazık ki. Oyuncular "iyi"dir ya da "kötü"dür, severiz ya da sevmeyiz ama haklarında pek düşünmeyiz.
Genel sinema kültürü açısından geçerli olan bu durumun, sinema eleştirisi söz konusu edilince
de pek değişmediği görülüyor. Ülkemizdeki film eleştirisi dün ıskaladığı "oyunculuk" olgusunu,
bugün de göz ardı ediyor. Filmlerdeki oyunculuk performansları ve oyuncunun filmdeki payı
birkaç satırla geçiştiriliyor, derinlemesine bakılamıyor, "müthişti", "felaketti", "çok uyumlu bir çift" vb. klişelerin ötesinde değerlendirmelere rastlanmıyor, "oyunculuk eleştirisi" için yer, hep dar kalıyor.
Çok az aday arasından ...
Temel sorunlannı aşma konusunda son yıllarda "bir adım ileri, iki adım geri" manzaraları çizen,
bir yıl umut tabloları gösterirken ertesi yıl karamsarlık yaratan ve adeta nefes almayı zorlaştıran sinema atmosferimizde, "oyunculuk" genel başlığının alt kümesi "kadın oyuncular" ise neresinden bakılsa içinden çıkılamaz vaziyette. Bu "çıkışsızlığın", bir oyunculuk okulu ekolü bulunmayan sinema zeminimizden kaynaklanan nedenleri ve film eleştirisine kadar yansıyan sonuçları, hiç kuşku yok ki festivaller, ödüller açısından da geçerli. Altın Portakal'da ya da SİYAD'ın yıllık değerlendirmesinde bir isim "en iyi kadın oyuncu" seçiliyor seçilmesine de bu seçimin ne kadar zor geçtiğini ve "çok az aday" arasından yapıldığını da bilenler biliyor. Uzatmadan söylemek gerekirse, ünlü kare as (Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray, Fatma Girik, Filiz Akın) sonrasında durumu bir süre Müjde Ar'la idare eden Türk sineması son yıllarda ciddi biçimde "kadın oyuncu sıkıntısı" yaşıyor ve önemle belirtelim ki öncelikle kadın oyunculann kendilerinden kaynaklanmayan bu sıkıntının "krize" dönüşmesi de an meselesi. Üstelik birileri sorunun farkında bile değilken ya da sorun yokmuş gibi davranmayı tercih ederken, birileri de her festivalde "yeni yüzler" keşfetmenin çare olabileceğini düşünüyor.
Altın Portakal'da bu yıl
Taze bir örnek olduğu ve sorunla yine sıcak biçimde yüzleştiğimiz için sinemamızın aynası
kabul edilen Altın Portakal çerçevesinde bakalım ... Gene oyuncu Tülin Özen ilk filmi "Meleğin Düşüşü"yle bu yıl en iyi kadın oyuncu dalında Altın Portakal'ın sahibi oldu. Aynı dal için yarışan
isimler arasında kendisinin de çok memnun kalmadığı iki filmiyle ("Hoş Geldin Hayat" ve "Gece 11:45") Yelda Kaymakçı, dört yıl gecikmeli "Hayal Kurma Oyunları"yla dublaj sarsıntısı
yaşayan Pelin Batu, "İffet"teki tecavüzü cok cağrıştıran bir sevişme sahnesiyle belleklerde yer
eden "Mustafa Hakkında Her Şey" ile Başak Köklükaya ve kimselerin seyredemediği ilk başrol
filmi "Giz"in ardından "Kayıp Cennet İnsanlan"yla karşımıza gelen Ayten Soykök sayılabilir. "Meleğin Düşüşü"yle müthiş bir yönetmenlik başarısı gösteren Semih Kaplanoğlu'nu üç aday
arasına bile almayan "68 kisilik" jürinin, hic tartışmadan, yalnızca oylamayla bile olsa "çaresizlik" duygusuyla mı Tülin Özen'i ödüle deger görüp görmedigini bilemem ama sonucta tıpkı Oscar'da olduğu gibi yoğun psikolojik sorunları bulunan, giderek "özürlü" kadın karakterlerin yarışa diğerlerinden bir adım önde başladıkları, finalde de çok daha avantajlı bulundukları bir kez daha kanıtlanmış oldu. Yani bu yıl da Antalya'da "en iyi kadın oyuncu"ya değil, "en etkileyici kadın karaktere" ödül verilmiş oldu ki bunun amaçtan fazlasıyla "sapma" olduğunu düşünüyorum.
Fazla düşünmeden!
Tülin Özen, elbette ki "Meleğin Düşüşü"nde kendisine biçilen rolün üstesinden başarıyla gelebilmişti ama bu başarının "oyunculuk"tan mı, yoksa "oyunculuk yönetimi"nden mi kaynaklandığını da ayrıca tartışmak gerekir. İkinci filminde Semih Kaplanoğlu'nun "oyuncuların
çok öne cıkmasını" tercih etmediği, hatta oyuncuları özgür bırakmadığı, "sınırladığı"; buna
karşılık öyküye, atmosfere, anlatıma önem verdiği, "yönetmenliği" her şeyin üstünde tuttuğu
açıkça görüldü. Örneğin Nuri Bilge Ceylan'ın alabildiğine doğal oyunculuk anlayışından, Zeki Demirkubuz'un "alabildiğinin en iyisini alıncaya kadar sonuna kadar zorlama" tavrından farklı
olarak Semih Kaplanoğlu, oyuncuların "karakterlere" baskın çıkmasını istememişti bu kez ve "Meleğin Düşüşü"nün bence festivaldeki en iyi film olması, biraz da bundan kaynaklanıyordu.
Ama filmdeki yönetmenlik kumaşını fena halde es geçen ya da fark edemeyen jüri, tuhaf bir
kararla ve işin çok kolayına kaçarak kadın oyuncuyu ödüllendirdi! Tülin Özen'e herhangi bir
haksızlık etmek istemem, ödülünden dolayı bir kez daha içtenlikle kutluyorum ama tek tek jüri üyelerinin "en iyi kadın oyuncu" konusunda yine "fazla düşünmediklerine" de adım gibi eminim. Öte yandan, filmden kaynaklanan dezavantajları olmakla birlikte, "Kayıp Cennet İnsanlan"ndaki "zavallı kadın"ı canlandıran Ayten Soykök'ün bu zor rolde sergilediği başarılı performansın ve "farklı dışavurum"un kaç kişinin dikkatini çektiğini de çok merak ediyorum.
En iyi kadın karakter
Zarfın da mazrufun da aynı oranda önemli olduğu kadın oyuncu kategorisindeki jüri kararları ve seçimlerin, örneğin Charlize Theron'un "Cani"yle şaşırtıcı ve neresinden bakılsa gökten zembille inmiş biçimde en iyi kadın oyuncu Oscar'ı almasının da gösterdiği üzere, "oyuncu"ya değil "karaktere" yönelmeye başlaması, yukarıda söz ettiğim "sıkıntı"nın hem nedeni, hem de sonucu aslında. Füsun Demirel, Serra Yılmaz gibi harika yardımcı kadın oyunculara sahip olan
sinemamız, sürmekte olan üretim bunalımı içinde belki her yıl birkaç tane başrolle "yeni yüz" çıkarıyor ortaya ama onları da kısa sürede televizyon dizilerine kaptırarak, kadın oyuncu krizinin giderek derinleşmesinin önüne geçemiyor.
Altın Portakal'ın son 25 yılına bakarak, "Kayıp Aranıyor: Debra Winger" benzeri bir belgesel
yapılabilir rahatlıkla! Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray ve Müjde Ar'ın ödüllerini saymazsak, Meral Orhonsay, Nur Sürer, Hale Soygazi, Zuhal Olcay, Gülşen Bubikoğlu, Sumru Yavrucuk, Lale
Mansur, Meral Oğuz; sonraki kuşaktan da Zuhal Gencer, Yasemin Alkaya, Hande Ataizi, Derya Alabora, Yelda Kaymakçı, Başak Köklükaya, Sanem Çelik, Demet Akbağ, Yeşim Salkım, Meltem Cumbul, son 25 yılda en iyi kadın oyuncu seçildiler Antalya'da. Serap Aksoy, Şerif Sezer, Ayşegül Aldinç, Aslı Altan, Pelin Batu, Nilüfer Açıkalın, Şahnaz Çakıralp, Bennu Yıldırımlar, Zeynep Tokuş gibi isimleri de düşündüğümüzde karşımıza kabarık bir liste çıkıyor belki ama bunun "devamlılık" konusunda herhangi bir şey arz ve vaat etmeyen bir toplam olduğu da açıkça ortada.
|