EnglishAnasayfa
 
News
Synopsis
Trailer
Director
Credits
Technical Info
Awards
Press
Photographs
Awards
Releases
DVD
Copyright Kaplan Film Production © 2009

MELEĞİN DÜŞÜŞÜ /BASIN

13/02/2005
BEYAZPERDEYE MELEK DÜŞTÜ
Rıza Kıraç / Turkuaz

Meleğin Düşüşü'nün hikayesi ve bu hikayenin anlatım biçimi, kurgusu ülkemiz sinemasında daha önce rastlamadığımız özellikler taşıyor. Semih Kaplanoğlu, bir yönüyle "zaman kavramı"yla hesaplaşıyor: "Ahmet Haşim'in 'Müslüman Saati' diye bir denemesi vardır; orada bizim zaman mefhumumuzun kullanımını anlatır.

Geçen yıl Antalya Film Festivali'nden altı ödülle dönen Semih Kaplanoğlu'nun ikinci uzun metrajlı filmi "Meleğin Düşüşü" bu hafta gösterime girdi. Her ne kadar film Antalya'dan ödülle dönse de, "Meleğin Düşüşü" gibi bir film çekmek, yönetmen için biraz da "elini taşın altına koymak" anlamına geliyor. "Meleğin Düşüşü" bugünlerde sinemaları işgal eden Türk filmlerinin hiçbirine benzemediği gibi, zihnimizdeki "melek" imgelemini de tersyüz eden bir film. Semih Kaplanoğlu'yla yalnızca yeni filmini değil, bugünü, algılarımıza yapılan saldırıları ve "zaman kavramı"nın kendisi için ne ifade ettiğini konuştuk.

Kaplanoğlu, ilk filmi "Herkes Kendi Evinde"nin baş karakteri "Nasuhi"nin gerçek hayattan bir karakter olduğunu söyleyerek başladı sohbete. "O hikayeyi yazma kararı almamın nedeni de buydu. Sovyetlerin çökmesinden sonra tanıştım onunla ve iki hafta kadar birlikte yaşadık. Aileden biriydi. O iki haftada onunla olan ilişkimizden notlar aldım ve hikaye oluşmaya başladı. O yıllarda da Türkiye'den yurtdışına gitmek isteyen çok sayıda genç vardı 1990'lı yılların başında başka bir gözlemim daha oldu. Berlin'de bir pazar sabahı, Doğu Berlin'den gelenlerin Batı Berlin sokaklarında dolaşmalarını gözlemledim. Kimseler yokken onlar o moda dışı kıyafetleriyle hayaletler gibi sokaklarda dolaşıyordu. O hikaye biraz bunların etkisiyle çıktı, karakter üzerinden yola çıkan, düz bir anlatıma sahip filmdi. Belki bir ilk film olmasının getirdiği acemilikler olabilir."

Semih Kaplanoğlu, dört yıl önce televizyonlarda büyük ilgiyle izlenen "Şehnaz Tango"nun bir süre hem yönetmenliğini, hem senaristliğini yaptı. Bu süreçte yazıyla içli dışlı olan yönetmen, sinema ile edebiyat arasında bir seçim yapmak durumunda kaldığını da söylüyor: "Bana kalırsa yazı, sinemayla uğraşan birinin kurtulması gereken bir şey. Dil ayrı bir örgütlenme gerektiriyor, görsellikse başka şeyleri gerektiriyor. İkisi çekişen şeyler!"

Semih Kaplanoğlu'nun filmlerini izlediğimizde yaşadığı çağdan rahatsız karakterlerle karşılaşıyoruz. Bir insan olarak sizin derdiniz ne? Çünkü yaptığınız filmlerden yola çıkarsak sizin "bugün"le pek barışık olmadığınız ortaya çıkıyor, diye soruyorum.

Gülümsüyor ama tedirgin bir ifadeyle, "Evet, bugünden rahatsızım. Yaşadığımız günleri, hayat şeklini sevmiyorum. Bulunduğum bu çağı sevmiyorum. Mutlu değilim yani." diyor samimiyetle. Ve aynı samimiyetle, rahatsızlığının sebeplerini sıralıyor; "Sıkıntımın altında çok çabuk tüketme meselesi, zamanın çok hızlanmış olması, vicdanın işe çok az karışır hale gelmesi, günahlarımızı fark etmeyecek kadar rahat taşıyor olmamız yatıyor. Araya bir mesafe koyup, neredeyiz, ne yapıyoruz, nasılız sorularını sormamamız beni rahatsız ediyor. Empatiden uzaklaşıyoruz. Bunlar beni, inadına daha uzun zaman düşünmeye, daha uzun zamanlarda bir şeyleri algılamaya çalışmaya yöneltiyor. Gündelik hayatta var olan birçok pey bize empoze ediliyor. Ben bunlara sırtımı dönmek istiyorum. Açıkçası kendimi hep bir kalkışma ve tepki halinde yakalıyorum. "

Meleği dünyaya indirmek
"Meleğin Düşüşü"nün senaryo ve yapım aşamasında aceleci davranmadığını ve anlatmak istediği öykünün gereklerini bulmak için sabırla çalıştığını söyleyen Semih Kaplanoğlu, filmi yaparken sinemaya ilişkin düşüncelerinin de değiştiğini söylüyor. "Yavaş yavaş oluşan ama belli merhalelerde hız kazanıp, sadeleşen bir çalışma oldu. O dönem, hikayenin oluşma dinamiklerinde etkili olan birkaç isim var. Senaryoyu oluştururken Balthus'la ilgilendim. Onun resimlerinde çocuklukla yetişkinlik arasındaki genç kızların kayıtsız ama aynı zamanda hem melek, hem de garip, belirsiz bir cinsellik imgelemi var. Ben bu resimlerde cinsellikten çok manevi bir şey gördüm. Cinsellik yaşadığımız son dönemde her yerde görülür oldu, bu bir refleks halini aldı. Ben Balthus'ta 'sembolik' bir durum görmeye başladım. Diğeri, Bresson'un 'Mucehette' filmiydi. O filmin hikayesinde ve görselliğinde beni etkileyen şeyler vardı. Bunlar Meleğin Düşüşü'nün ortaya çıkmasında etkin oldu. Öte yandan, Tayvanlı yönetmen Tsai Ming-liang'ın sinemasıyla karşılaştım ve onun sineması da beni bayağı çarptı. Bütün bu konuştuklarımızın filmin içine sızdığını bugün fark ettim. Çekim aşamasında da çok kritik kararlar vermek zorunda kaldım, tercihlerim hep daha riskli alanlara doğru kaydı."
Risk faktörü film için olduğu kadar "melek" imgelemi için de geçerli. "Melek" çağımızda fazlasıyla kirletilmiş bir şey! Ben onu bütün imgelerinden başka türlü algılamak taraftarıyım, siz ne dersiniz, diye soruyorum. Semih Kaplanoğlu düşünmeden, '''ilginç bir şey, meleğin 'yeryüzüne düşme' meselesi filmi izledikten sonra başkalarının da ilgisini çekti." diyor. Adem'le Havva'nın yeryüzüne düşmesi gibi mi? "Hem öyle, hem de başka açılardan. Uzun bir hikaye aslında. Filmde çok sembolik duran bir şey var. Bunun fark edilmesi için özel bir çaba harcamadım; ama bir şekilde izleyiciye geçiyor." Meleğin Düşüşü'nün hikayesi ve bu hikayenin anlatım biçimi, kurgusu ülkemiz sinemasında daha önce rastlamadığımız özellikler taşıyor. Semih Kaplanoğlu, bir yönüyle "zaman kavramı"yla hesaplaşıyor: "Ahmet Haşim'in 'Müslüman Saati' diye bir denemesi vardır; orada bizim zaman mefhumumuzun on dokuzuncu, yirminci yüzyıldaki kullanımını anlatır. Zaman önceden ne ifade ediyordu, şimdi ne ifade ediyor, onu anlatır. Zaman değişiyor da ne olacak şimdi! diye soruyor aslında. Sinemanın 'zaman'ın eseri olduğunu düşünüyorum. Zaman kavramı olmazsa sinemanın fakir kalacağını düşünüyorum. Aslında hiç konuşmadığımız ama bildiğimiz şey zaman duygusu, kendi iç saatimiz ... Ben hep bu işi yaparken kendi zamanımıza dönüp bakmaya çalıştım. Zamanın etkisini sinemaya nasıl döndürebiliriz, sinemada zamanı nasıl daha etkin hale getirebilirim, gibi sorunlarım var." diyor Kaplanoğlu. Ama iş burada bitmiyor, sinema aynı zamanda hikaye anlatma işi, "Öyküyle zamanları iç içe geçirerek, ekleyerek, çıkartarak, yaparak, bozarak kullanmak derdindeyim. Bize dayatılan bir zaman kavramı var. Bir hikaye anlatırken, filmin sonunun nasıl olacağına dair genel bir bilgi var. Ama ben başı sona, sonu ortaya, ortayı başka bir yere götürmek isteyebilirim. Bu en küçük zaman birimi için de kullanılabilir. Oysa, günümüzde zamanı kullanma biçiminde kimsenin boş zamanının kalmamasına çalışılıyor. O boş zamanda insanların iç sıkıntısını artırmamaya, o zamanı bir şeylerle doldurmaya çalışıyorlar." Yani bizi boş bırakmamaya mı çalışıyorlar, diyorum. Gülüşüyoruz. Boş zamanının olması, ne büyük sıkıntı!
Ömer Kavur'un filmlerinde zaman kullanımının fazlasıyla Doğulu olduğunu düşüyorum. Sizin zamanı algılamanız, kullanmanız bir Doğulu gibi, Batılı gibi mi oluyor, diye soruyorum. Semih Kaplanoğlu tereddüt etmeden itiraf ediyor: "Ben Batılı gibi zamanı kullandığımı sanıyordum.

Vakit ilerledikçe, birdenbire bizim zamanımızın sonsuz olduğunu fark ettim. Çünkü, bize ömrümüzle ilgili anlatılan şey şuydu; bir gün öleceksin ve zaman bitecek. Ama hiçbir zaman ölmeyecekmiş gibi, sonun olmayacağı gibi kuşkularla hareket ettiğimizde, aslında gündelik hayatın giderek anlamsızlaştığını, bir de giderek daha normal bir hale getirmek gerektiğini keşfediyorsun. Benim için de zamanı yapıtta kullanmakla hayatta yaşamak arasındaki uzaklığın giderek yaklaştığını düşünüyorum. "