16/2/2005
'MELEĞİN DÜŞÜŞÜ' VE TEHLİKELİ KAPILAR
Nihal B. Karaca / Zaman
Birileri Patates soyma sahnesine takıldı ki, bence Altın Portakal Film Festivali'nden ödülle dönen 'Meleğin Düşüşü'nün en görkemli şeyi bu 'patates soymla' sahnesiydi. Neden mi?
Şundan: 'Cinsel taciz' der geçeriz genelde öyle hem de alelacele; anlayamayacağımız bir şey olduğunu hemen idrak ederiz. 'Temadi eden' cinsel taciz baskısının her iki tarafını da, korkarak ve tahtalara vurarak yargılarız içten içe. Bizi en çok, tacize uğrayanın, tacize uğramakla 'değiştiği' gerçeği ürkütür. Onun cinnet geçirme lüksü yoktur ve lükslerin olmadığı yerde uyum ve rasyonalizasyon başlar.
Allah'tan korkma ihtimali, Alaaddin'in lambasından cin çıkması ihtimaline eş bir baba
tarafından tacize uğrayan Zeynep'in içe dönmüş, içine doğru bükülmüş, paytak bedenine
rağmen taşıdığı umutlar; o kupon biriktirerek çeyiz yaptığını gördüğümüz sahnede soğuk,
ama dokunaklı bir duş tesiri yapıyor. Film dış dünyadan gelen müdahalelerin 'uygunsuzluk
dozu' nedeniyle yıkık, ama yıkık olduğunun ayırdında olmayan bir kızın etrafında dönüyor
ilkin, ilk yarıda. Filmin en sağlam bölümü de bu; pitoresk görüntüler eşliğinde bir resimden
diğerine, bir çiçek dürbününü izler gibi takip ediyoruz görüntüleri. Yönetmen yok gibi, kendini
aradan çekmiş; neredeyse birebir eş zamanlı kareleri çekmiş ve gitmiş. Tam da hayatın
kendisi gibi, o aynı 'cool' edayla; ne üzerine abanıyor, ne de bir alt ya da yan metinle besleme
gereği duyuyor bu 'suç'u. Tıpkı hayat gibi, yanından usulca geçiyor bu travmanın ve tıpkı
hayatta olduğu gibi 'bir travma yaşadım, hayatım değişti' olmuyor, öyle uzun uzun oluyor
her şey, çaresizlik bilgisi ile.
Kızı patates soyarken baba, Cemal'in altılıda tutturduğundan bahsediyor; kız mahcup
'yaa diyor, sen ne zaman tutturucan?' -hani, laf olsun diye 'balık kavağa çıkınca' diyor adam,
-sanki iyi bir babaymış gibi, espri yapıyor- kız bir karşılık vermek zorunda, -ne de olsa babası
gülümsüyor oyundan, yalancıktan; 'Kıymalı patates yapıcam, belki yanına da salata yaparım' Derken devreye bambaşka bir hikaye giriyor; bir müteveffanın giysilerini almak için Zeynep
çalıyor kapıyı; yanlışlıkla, Selçuk'un evi terk etmekte olan karısının/sevgilisinin? bavulu veriliyor
Zeynep'e. O andan itibaren, Semih Kaplanoğlu'nun ilk filmi "Herkes Kendi Evinde"de 'ev' ne ise, "Meleğin Düşüşü"nde de 'kapı'nın o olduğu çıkıyor ortaya. Kapı ... Zeynep'in gece yarılarında
açılmaması için fatihalar okuduğu kapı, tacizci baba için nasıl bir geçit ise Selçuk için eşini
kaybetmesine neden olan karşı komşunun kapısı da aynı geçit. Lakaytlıktan geçilerek giriliyor
o kapıya. 'Ne olur canım'lardan geçilerek. Sonrası cehennem ...
or ve giderek aynı noktaya bırak-a-maz oluyor. Bu da bizim düşüşümüz oluyor; meleğin düşüşü hamuru korkudan mürekkep bir bedenin kendiyle barışması ve dolayısıyla artık 'insan olması' anlamına mı geliyor; yoksa Zeynep'in çıplak siluetinin 'yine' bir 'kapı' eşiğinde görünmesi gerçek ve insana özgü bir 'düşme'nin işareti mi oluyor; o kısmı da anlayamıyoruz nitekim.
|