EnglishAnasayfa
 
News
Synopsis
Trailer
Director
Credits
Technical Info
Awards
Press
Photographs
Awards
Releases
DVD
Copyright Kaplan Film Production © 2009

MELEĞİN DÜŞÜŞÜ /BASIN

02/2005
SADELEÅžMEYE DOÄžRU
Engin ERTAN / SİNEMA DERGİSİ

Son yılların en iyi Türk filmleri arasında adını tereddütsüz sayacağımız "MELEĞiN DÜŞÜŞÜ", Semih Kaplanoğlu'nun ikinci uzun metraj filmi. Sinemalarda bu ay vizyona girecek olan film, aynı günlerde Berlin Film Festivali'nde de gösterilecek.

İlk uzun metraj sinema filmi "Herkes Kendi Evinde" ile pek çok ödül ve olumlu eleştiri toplayan Semih Kaplanoğlu, Üç yıllık bir aradan sonra ikinci uzun metraj filmi "Meleğin Düşüşü"ne imza attı. İlk gösterimi geçtiğimiz Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yapılan film, En İyi İkinci Film ve En Iyi Kadın Oyuncu başta olmak üzere toplam altı ödül kazanmıştı. Berlin Film Festivali'nin Forum bölümünde uluslararası areneya çıktığı günlerde, film ülkemizde de vizyonda olacak. Üzerine uzun uzadıya konuşulmayı hak eden, bu özgün ve olgun filmi yönetmenin ağzından dinlemek belki de en doğrusu. Semih Kaplanoğlu ile yaptığımız röportajda ilk filminden bu yana olup bitenleri, "Meleğin Düşüşü"nün nasıl bir hazırlık evresi sonrasında ortaya çıktığını minimal sinemayı ve filmle ilgili daha pek çok şeyi konuştuk.

E- "Meleğin Düşüşü"nün Antrakt Haftalık Sinema Gazetesinin düzenlediği Kodak Uzun Metraj Senaryo Yarışması'nda ödül kazanmasının üzerinden yaklaşık üç yıl geçti. Bu süreç içerisinde projede ne gibi değişiklikler oldu?

K- Özün aynı kalması itibarıyla aslında çok şey değişti. Bu birkaç aşamalı bir süreç. Filmde kullanılacak mekanları aradıkça, casting için oyuncularla deneme çekimleri yapmaya başladıkça çeşitli değişiklikler ortaya çıkmaya başladı. Prodüksiyon aşamasına girdikten sonra her yeni görüntü, mekan, ses, ışık, özetle her şey o filme doğru akmaya başlıyor. Giderek yazarak veya düşünerek geçirdiğiniz zamandan bağımsız bir yapı oluşuyor. Projeye dahil olan her yeni kavram giderek sonuçta ortaya çıkacak filmi oluşturmaya başlıyor. Çekim aşamasının temel prensiplerini veya biçimini çok fazla değiştirmemekle birlikte, gelecek etkilere açık olmak bu süreçte sizi özgürleştiriyor. En azından benim için böyle bir durum olduğunu söyleyebilirim. Çünkü çekim aşamasına gelmemizden itibaren her şey benim için aslında yepyeni ögeler olarak ortaya çıkmaya başlıyor. Senaryo yazarken veya ön hazırlık çalışmalarında oluşturulmuş bütün yapı, çekim başladığı andan itibaren benim için sadece bir çıkış noktası haline geliyor. Ancak bu özgürlüğe ulaşabilmek için, önceden hazırlanmış tasarımın da iyi temeller üzerine oturtulmuş olması lazım. Bu filmi çekerken hem senaryoyu çok başka yerlere doğru taşıdım, hem oyuncuları başka türlü ele almaya başladIm, hem de çekimler bittikten sonra montaj aşamasında çok şeyi yeniden ele aldım. Aslında projeyle meşgul olduğunuz sürecin bütününde uyanık olmanızı ve olup bitene belirli bir mesafeden bakmamızı gerektiren bir iş bu.

E- Özgürleşmeden bahsettiniz. Dijital videonun hem çekim, hem de kurgu aşamasında sağladığı kolaylıkları göz önüne alırsak, ileride böyle bir medyayla çalışmayı düşünüyor musunuz?

K- Düşünüyorum. Aslında dijital videonun sağladığı en büyük kolaylık ekonomik olanı. Çalışma biçimi olarak çok büyük bir fark getireceğini sanmıyorum. Ayrıca avantajlan olduğu gibi, dezavantajları da var. Bahsetmek istediğim teknik dezavantajları değiL. Elinizde sürekli çekim yapabileceğiniz bir aracın olması, sürekli çalışma imkanı tanıması belki iyi bir şey. Ancak diğer yandan sizi belirli disiplinlerden uzaklaştırabilir de. Yine de dijital video ile çalışmadan bir şey söylemem çok zor.

E- İlk filminiz "Herkes Kendi Evinde" ile "Meleğin Düşüşü"nün ortak noktaları olduğu gibi çok ciddi farkları da var. Her iki filmi de minimal sinema içerisinde ele almak mümkün olabilir ama tarzları ve yaklaşımları birbirinden değişik. Siz iki film arasında ne gibi farklar görüyorsunuz?

K- İki film arasında çok ciddi farklar var. Aslında "Herkes Kendi Evinde" pek minimal anlamda ele aldığım bir film değildi, en azından bence çok minimal bir yapısı yoktu. Elbette üretim süreci de bu farklılığı kendiliğinden getiriyor. "Herkes Kendi Evinde"deki prodüksiyon şartlarıyla "Meleğin Düşüşü"ndeki prodüksiyon şartları birbirlerinden çok farklıydılar. Ayrıca iki filmin oluşma süreci ve tasarımı da birbirinden epey farklıydı. Bunlar dışsalolarak niteleyebileceğim farklar. Bunun yanında içsel farklar da var. Bunlar daha ziyade sinematografik farklar. Ben "Herkes Kendi Evinde"den her anlamda çok şey öğrendim. İnsan gerçekten ne yapmak istediğini ancak ortaya bir iş koyduktan, bu alanda çalışmaya başladıktan sonra anIayabiliyor. "Herkes Kendi Evinde" benim için bir anlamda böyle bir çalışma oldu. Elbette iki filmin arasında yaklaşık üç-dört yıllık zaman da var. O zaman zarfında sinemanın kendisiyle daha fazla ilgilenme şansım oldu ve kendime daha detaylı bir bakış edindim. Kameranın ölçeklerinden tutun da ışık kullanımına kadar anlatımım bir hayli sadeleşti. örneğin "Herkes Kendi Evinde"de bir hayli yapay ışık vardı. "Meleğin Düşüşü"nde ise yapay ışık son derece az. Elbette bu iki filmin atmosferleri arasındaki farklardan da kaynaklanıyor ama bir bütün olarak mizansende ve anlattığınız hikayede temas etmek istediğiniz noktalarda ve genel yaklaşımda sadeleşmenin çok önemli olduğunu anladım. Sadeleşme anlamında konuşursam, "Meleğin Düşüşü"nde ulaşabileceğim en ileri noktaya kadar gittiğimi düşünüyorum.

E- Bu sadeleşme süreci sizin bir yönetmen olarak anlattığınız hikayelere veya karakterlere yaklaşımınızda düşünsel bir farklılık getirdi mi?

K- Hayır. Aslında şöyle bir farklılık getirdiğini söyleyebilirim. Ben yazı geçmişi olan birisiyim, sinemadan önce edebiyatla uğraşıyordum. Yazı doğalolarak kendi içerisinde edebiyata özgü birtakım anlatma biçimlerini barındırıyor. Böyle bir geçmişten sinemaya geçtiğinizde, başlangıçta bir yazar gibi davranıyor, anlattığınız hikayeye bir yazar gibi yaklaşıyorsunuz. O zaman ister istemez bazı şeyler fazlalaşmaya başlıyorlar. Bir hikaye anlatma ve hikayenin anlaşılırlığı, anlaşılmazlığı gibi dertler öne çıkmaya başlıyorlar. Tüm bunlar yavaş yavaş önce senaryoya daha sonra da filme yansıyorlar. Ben "Meleğin Düşüşü"nde kendimi işin edebiyat kısmından mümkün olduğunca uzak tutmaya çalıştım. Zaten aradan geçen süreçte ister istemez bir uzaklaşma yaşamıştım, çünkü "Herkes Kendi Evinde"ye tekrar baktığım zaman gördüklerim bunlardı. Bu bakış ve bu yönlenme pek çok şeyi doğal olarak değiştiriyor. Iki filmin senaryo çalışması, hatta her şeyi çok farklı.

E- Şu andan sonra devam ettireceğiniz tarzın "Meleğin Düşüşü"ndeki olacağını söylemek yanlış olmaz herhalde.

K- Tabii. Hatta daha da sadeleşmeye doğru yönelmek istiyorum.

E- Filmi izlerken aklıma gelen bazı filmler ve yönetmenler oldu. Örneğin Tsai Ming-liang ve özellikle "Nehir" filmi. Ayrıca Zeynep'in ütü yaparken sokaktan gelen sesleri duyduğu sahne Haneke'nin "Bilinmeyen Kod"undaki bir sahneye çok benziyor. Sizin "Meleğin Düşüşü"nü çekerken özel olarak model aldığınız, etkilendiğiniz yönetmenler var mıydı?

K- "Nehir"i ben ilk olarak İstanbul Film Festivali'nde gösterildiğinde izlemiştim. Hayatımda birkaç tane beni ciddi anlamda çarpan film vardır. örneğin Tarkovski'nin "Andrey Rublev"i ve elbette diğer filmleri. Tarkovski için benim içimde sinema duygusunu uyandıran kişi diyebilirim. "Nehir" de benim için böyle bir film. Aslında Ming-liang'ın ilk filmi hariç, tüm filmlerinin bende böyle bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. Bunun haricinde çeşitli nedenlerle veya belirli filmlerinden etkilendiğim başka yönetmenIer de var. Örneğin Bunuel gibi. Elbette Bresson benim için çok önemli. O benim için sık sık başvurduğum bir kaynak veya yaptığım işi doğrulamam gerektiğinde karşısında durduğum bir ayna bir bakıma. Aslında artık çok fazla film izlediğimi de söylemem. özellikle takip ettiğim yönetmenler var ve onların dışında çok fazla şeyle ilgilenmemeye çalışıyorum. Haneke de zaman zaman ilgimi çeken bir yönetmen ama o sahnenin benzerliğini düşünmemiştim.

E- Bresson sinemasıyla "Meleğin Düşüşü"nün benzer oldukları önemli bir nokta da oyuncu seçimi ve yönetimi olsa gerek. Siz bu konuda neler diyorsunuz?

K- Evet, bu konuda Bresson'a gitmek çok doğal ama başka örnekler de mevcut. Aslında oyuncu seçimi benim için çok önemli ve geniş bir konu. Televizyon ve popüler sinemanın, başka bir deyişle popüler gösteri dünyasının içindeki insanların sinema için artık uygun olduklarını düşünmüyorum. Çünkü bir kirlenmişlik var ve bunu dile getirmek lazım. Çok fazla hız var, her şey çok hızlı tüketiliyor. Bu nedenlerle, daha önce bir şey "oynamamış", göz önünde bulunma derdi olmayan insanlarla çalışmak istiyorum. Bunlar amatörler de olabilir, daha önce bu medyada çalışmamış profesyonel isimler veya öğrenciler de. "Meleğin Düşüşü"nde henüz ruhları kapanmamış insanlarla çalıştım ve bunun çok doğru bir tercih olduğunu fark ettim. Her zaman için oyuncular konusunda böyle bir tercihte bulunmak gerekir mi, diye soracak olursanız da evet, diye cevap veririm. Çünkü kesinlikle çok daha rahat çalışılıyor. Oyuncu sadece ondan beklediğiniz şeyi yapıyor. Bir karakteri canlmırırken başka yerden başka referansları olmuyor, ki bu çok önemli. Oyuncuların bir karakteri yorumlarken zihinlerinde mümkün olduğunca az karmaşa olması gerektiğini düşünüyorum. O yüzden bu konuda hemen hiçbir şey bilmeyen insanlarla çalışmak çok daha doğru, bunu anladım.

E- Peki aynı oyuncuyla ikinci kez çalışmayı düşünür müsünüz?

K- Sanmıyorum. Bazen kafamda bir fikir oluyor, denemek için bir şeyler çekmek istiyorum ve aklıma ister istemez daha önce çalıştığım oyuncular geliyor. Ancak bu oyuncular benim için bir karakteri temsil ediyorlar ve onları o karakterin dışında tasarlayamıyorum. En azından benim için böyle.

E- İlk defa sinema deneyimi yaşayan oyuncularla çalışırken sette nasıl bir yöntem izlediniz veya ne gibi ön hazırlık çalışmaları yaptınız?

K- İlk olarak deneme çekimleri yaptık. Bu deneme çekimlerinde oyunculara mizansen ve senaryo hakkında sınırlı bilgi verdim. O deneme çekimleri zaten hangi oyunculardan nasıl faydalanabileceğimi gösteriyordu. Oyuncu seçimi yapıldıktan sonra daha ağır deneme çekimlerine başladık ve oyuncularla o ana yoğunlaşmaları üzerine konuşmalar yaptık. Genelde bütünü düşünmek gerektiği söylenir ama bence bütün hiç önemli değil. Önemli olan çekilecek sahnenin kendisi ve oraya odaklanmak. O sahnenin öncesi, sonrası, ilerisi, gerisi gibi şeyleri bence oyuncunun bilmesine hiç gerek yok. Yüzdeki ifade veya vücut diliyle anlatılacak şeylerin, atmosferle, kameranın durduğu yerle, ışıkla veya sesle de anlatılacağını biliyorum. Bu nedenle oyuncuların çok fazla jest kullanması gerektiğini de düşünmüyorum. Oyuncu bir büst olarak o sahnede yapması gereken eylemleri yerine getirmeli, bu kadar basit. Elbette yerine göre filme taşıması gereken bir ruh hali olabilir, bu durumda o ruh halini maska yedirmek gerek. Ki bunların da illa anlatılan hikayeyle bağdaşması gerektiğini düşünmüyorum. Gündelik hayatta o anda nasıl davranıyor, nasıl hissediyor, ne yapıyorsak filmde de onu yakalamak benim için önemli olan. Örneğin filmde Zeynep'in babasını canlandıran Musa Karagöz, bizim setimizde çalışan bir arkadaştı. Bence o canlandırdığı karaktere Türkiye'nin, hatta belki dünyanın "en, en, en" oyuncusunun olacağından daha iyi oturdu. Çünkü ekstra bir şey yapması gerekmiyordu. Giysileriyle, üstü başıyla, hareketleriyle Musa zaten canlandırdığı karakter gibiydi. Bu elbette benim görüşüm, başka birisi profesyonel bir oyuncunun daha iyi olacağını iddia edebilir. Fakat bu konuların önemli olduğunu düşünüyorum. Oradaki gerçeklik duygusunu böylece daha kuvvetli alabiliyorsunuz.

E- Peki oyuncuların doğaçlama bir şey yapmasına imkan tanıdınız mı?

K- Hayır. Aslında ortada adı konulmamış bir doğaçlama durum vardı. Ancak bunun adını koymaya başladığınız anda başka bir noktaya gitmeye başlıyor. Benim için bunlar başka bir sinemanın dinamikleri, başka bir sinemanın kavramları. Bu filmin setinde her şey son derece denetim altındaydı. Yanlış anlaşılmasını istemem ama bu anlamda oyunculardan doğrudan bir katkı olmadı. Onların katkıları kendilerine özgü biricik varoluşları ve duruşlarıydı.

E- Filmde parça bütün arasındaki ilişkiyi düşünürsek, bunun sadece yönetmen tarafından sağlanması gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Belki ileride filmlerinde birden fazla görev üstlenen yönetmenlerden birisi olabilir misiniz?

K- Biraz öyle oldu zaten. Filmin, görüntüden kurguya kadar, bütün aşamalarında bir görev üstlenme durumum oldu. Başka türlüsü de bence pek mümkün değil.

E- Filmin teknik özelliklerini, prodüksiyon aşamasını bir kenara bırakırsak, içerikte de Bresson'dan etkilendiğinizi söylemek mümkün olabilir mi? Filmin ahlaki derdi, bireyin içindeki iyi-kötü çatışması, dini ve kaderi kullanışınız ... Bunlarda da Bresson'a benzer nitelikler var sanki.

K- Şöyle söyleyeyim, Bresson'dan ancak bütünüyle etkilenebilirsniz. Üslup olarak, görsel olarak, ahlaki olarak, her şeyiyle etkiliyor. Bunları birbirinden ayırmak bence mümkün değiL. Örneğin, "Kamerayı şurada çok iyi kullanmış ama dini düşüncelerine inanmıyorum", diyemezsiniz. Bunlar hep beraber var olan şeyler. Bu bağlamda, elbette Bresson'dan her anlamda etkilendim. Bu biraz da şununla ilgili. Biz bu dünyada neden varız, ne yapıyoruz, gibi soruları sormadığınız sürece yaptığınız işlerde ve hayat biçiminizde bir tutarlılık olamaz. Bu ilkelere bağlı bir iş. Gündelik hayattaki ilkelerinizle, setteki ilkeleriniz arasında bir ayrım olmamalı bence. Her dakika yeni bir şeyler öğreniyoruz ve sürekli öğrenme sürecindeyiz. Dolayısıyla yeni ilkeler de ediniyoruz.

E- Filmde Selçuk ve Zeynep karakterleri arasında ortak gördüğünüz noktalar var mı?

K- Ortak noktalar yok fakat iki karakter arasında bir geçişim alanı var. Zeynep bu hayattan kurtulmak isteyen bir kız ve ona bir gün ölmüş bir kadından geriye kalan eşyalar, belki de ölmüş bir kadının kaderi geliyor. Bu kadının silüeti veya hayaleti sayesinde Zeynep'in hayatında bazı şeyler değişmeye başlıyorlar.

E- Kaderden bahsetmişken, Zeynep'in bavulu aldığı sahnede Selçuk'un onu camdan izliyor olması gibi bir motivasyon olsa da, bu planı tanrısal bakış açısını çağrıştıracak bir açıyla çekmişsiniz. Tam da bu sahneye denk düştüğü için, kaderin bu filmdeki yeri nedir?

K- Tabii ki. Bu filmin bütün yapısı kaderi anlatıyor, bütünüyle kader üzerine kurulu bir yapı var.

E- Peki filmin adından yola çıkarsak, görsel anlamda dini resimlerden, ikonografıden etkilenmiş olmanız gibi bir durum söz konusu mu?

K- Özel olarak dini resimlerden çok faydalanmadım. En azından düşünerek, planlı olarak bir şey aldığımı sanmıyorum. Ancak resim benim için çok önemli ve bu filmi kurarken benim için görsel yapısında Vermeer vardı. Zeynep'in gündelik hayatını görselleştirirken, onun yalnızlık hallerini resmederken aklımda Vermeer'in tabloları vardı. Filmin resimle böyle bir bağı olduğunu söyleyebilirim. Bunların dışında filmde elbette dinsel mitlerden aldığım şeyler de var. Ancak bunları açıklamak bana cazip gelmiyor, daha ziyade insanların kendilerinin keşfetmelerini ve üzerlerine düşünmelerini istiyorum.

E- Sizce "Meleğin Düşüşü" evrensel bir film mi'? Burada veya yurtdışında farklı şekillerde anlaşılması gibi bir ihtimal var mı sizce?

K- Bilemiyorum. Filmin ne kadar evrensei olduğunu da bilmiyorum. Bu anlamda özellikle hedeflenmiş bir şey yoktu.

E- "Meleğin Düşüşü" seyirci için çok kolay bir film değiL. Fakat siz zamanında Türk televizyon tarihinin en popüler dizilerinden birisine de imza attınız. Şu andan sonra tekrar televizyona dönmeniz mümkün olabilir mi veya dönseniz bu sefer nasıl bir iş çıkar ortaya?

K- Artık ne anlatıyoruz, nasıl anlatıyoruz gibi şeyler ikinci planda kalmaya başladı. Televizyonun da etkisiyle izleyicinin ilgisinin nasıl çekileceği, nasıl popüler olunacağı her şeyin önüne çıkmaya başladı. Hoş, dünyada farklı örnekler var. David Lynch'in veya Lars von Trier'in çektikleri diziler gibi. Ama bu diziler bile arkasındaki bu isimleri ne kadar tatmin ediyorlar veya bu yönetmenler kendi dünyalarını televizyon içerisindeki bir işe ne ölçüde yansıtabiliyorlar, bilmiyorum. Ancak öyle zannediyorum ki televizyon için tekrar bir şey yapmam.

E- Minimalizmden bahsederken insanın aklına bir yandan da modernizm ve modernistlerin seyirciyi sarsmaya ve onları bu şekilde düşünmeye çağırmaya yönelik tavrı geliyor. Sizin için de böyle bir durum söz konusu mu?

K- Böyle bir kaygım açıkçası yok. Filmin seyirciyi sarsması veya zorlamasından ziyade anlaşılmasını isterim.

E- Fakat seyircinin işini çok kolaylaştırmayı da tercih etmiyorsunuz. Oysa daha önce popüler biri diziye de imza attınız,

K- Samimi bir şey söyleyeyim mi, ben ikisi arasında yapma biçimi açısından çok büyük bir fark görmüyorum. Elbette sonuçta ortaya çıkan şeyler farklı ama yaptığım işe inancım, yapma isteğim değişmiş değil. Ben değişsem de, üslubum değişse de bu anlamda aynı kalan şeyler var. "Meleğin Düşüşü" üzerine düşündüğüm zaman, seyirci için neden zor olduğunu görebiliyorum. Örneğin film Antalya'da gösterildiğinde bazı seyirciler filmdeki kimi sahnelerin uzunluğundan şikayet ettiler. Normalde ne kadar zamanda yemek yiyoruz ki? Artık her şey o kadar hızlandı ve o kadar hızlı algılanır oldu ki... Belki de zorlaştıran bu anlamda ben değilim. İnsanların algısı esas zorlaştıran etken. Bence bu durumdaki en trajik, en çarpıcı unsur, asla kabul edemeyeceğimiz, korkunç görüntüIere bakıyoruz ve önümüzden geçip gidiyorlar. Bizse hiçbir şey yapmıyoruz. Görüntü önümüzden hızla geçip giden bir şeye dönüştü ve giderek etkisini yitirmeye başladı. Bu nedenle belki de uzun bir plan insanların bir şeylerin farkına varmasına neden olabilir diye düşünüyorum. Elbette bu nasıl kullandığınıza da bağlı. Uzun planlar bir noktadan sonra pornografik bir hal de alabilir. Ki, sinemada görüntü kadar önemli olan bir diğer şey zaman.

Zamanı nasıl kullandığımızı da gözden kaçırmamamız gerekiyor. Tıpkı hızla geçip giden, bize çarpıp giden görüntüler gibi, zaman da önümüzden kayıp gidiyor ve zaman algımız giderek bulanıklaşmaya başlıyor. Bu hız bizi pek çok insani duygudan ve derinlikten de mahrum bırakıyor.

E- Son olarak, film bu ay Berlin Film Festivali'nde de gösterilecek. Bu durumla ilgili düşünceleriniz ve beklentileriniz neler?

K- Film bence Berlin'de önemli ve doğru bir seçkiye girdi. Forum bölümünde gösterilecek ve sonrasında neler olacak bilmiyorum. Bu "Meleğin Düşüşü"nün yurtdışında ilk gösterimi olacak. Daha sonra filmi neler bekliyor, açıkçası bunun çok fazla peşine düşmek de istemiyorum. Yoğunlaşmak istediğim, üzerinde çalıştığım başka projelerim var.

E- Ne gibi projeler?

K- Kafamda birkaç şey var ama henüz köşeleri oluşmuş şeyler değiller.