|
02/2005
KADER, RUHANİYET VE İŞÇİ SINIFI
Alin Taşçıyan / Milliyet Sanat
Sinemaya "Herkes Kendi Evinde" ile başlayan Semih Kaplanoğlu daha ikinci filmi" Meleğin Düşüşü" ile elde edilmesi zor bir basarya imza attı "Üçüncü Sayfa" ve "Uzak" gibi insanı derinden sarsan, çok olgun bir Sinema anlayışının, seçkin ustaların geleneğinden süzülüp arıtılmış bir birikiminin ürünü "Meleğin Düşüşü". Her şeyin sıcakla hafiflediği Antalya Film Festivali'nde, onunla ensest ilişki kuran babasından kurtulmak için adak adayan bir kızın öyküsünü anlatan karanlık konusuna rağmen zihinleri aydınlattı. En İyi İkinci Film seçilen, En Iyi Kadın Oyuncu ve Sanat Yönetmeni dalında da Altın Portakal kazanan film, 10- 20 Şubat tarihleri arasında düzenlenecek Berlin Film Festivali'nin Forum bölümüne seçildi.
Duyarlı, düşünceli ve zarif yönetmen Semih Kaplanoğlu filmin adını "öncelikle masumiyetin kayboluşundan" aldığını söylüyor. "Öte yandan, bunu tam olarak söylemek istemesem de finalle ilgili bir durum... Mitolojik anlamda, Tanrı'nın cennetten kovduğu 'düşkün melekler'e de bir gönderme var. Ana karakter, Zeynep, kaderini değiştirmek için çok çaba sarfediyor, nelere katlanıyor... Bir yandan da babasıyla yaşadığı soruna katlanıyor, kaçıp gitmiyor. Bu da filmdeki karanlık durum. İsmin altında bir çok şey yatıyor".
Film bir metafor olarak okunabilir
Kaplanoğlu bu son derece ağır öyküde adalet ve suçluluk kavramlarını da allak bullak ediyor: "Hayatımızdaki bir değişimi iyi yönde gerçekleştirmek isteriz. Ama bu değişimin neticesinin iyi mi, kötü mü olduğunu ancak başımıza geldiğinde anlarız. Kader etkilidir. Filmdeki gibi durumu dışarıdan gördüğümüz zaman neler olup bittiğini daha iyi kavrarız. Buradaki iyilik - kötülük kavramlarına da belli bir mesafeden yaklaşıyoruz. Olayın önünde ya da bir karakterin yanında yer almak değil her şeye ve her duruma belli bir mesafeden bakabilmek istedim".
Yönetmene göre filmi bir metafor olarak görmek de mümkün "İçinden geldiğimiz bir aile kurumu var. Anne babalarımızla ilişkilerimiz var. Bu ilişkilerin iyi görünen yanları da var,
karanlık yanları da. Biraz bu karanlık yana girmeye çalıştım. Benim bunu söylemem
ne kadar doğru bilemiyorum ama bütün bu filmi metaforik olarak da okuyabilirsiniz. Gördüğümüz şeyin aslında tamamen gerçekleşmiş olduğunu bilmeniz gerekmiyor.
Öykü birçok aşamada gerçekleşti. Masa başında yazılmadı. Sette, montajda çok keskin değişimler de oldu. Senaryoya birebir bağımlı kalmadık. Çünkü baba ve kızı canlandıran oyuncuiar çalışmaya başladığı zaman, bütün ekip oluştuğu zaman film de yavaş yavaş evrilmeye başladı. Baba - kız ilişkisi hassas bir nokta. Sadece yazarak olacak gibi değil. Oyuncuların erformansı, onların kendi hayatlarından gelen, belki farkında bile olmadıkları
baba / kız olma halleri, jestleri ve mimikleri de çekim esnasında filme girdi. Onlardan ipuçları alıp değişiklikler yaptım".
Kaplanoğlu'nun oyuncu seçimi çok isabetliydi. Tülin Özen, ilk filmiyle ödül kazanırken diğer oyuncular da çok beğenildi. "Benim için önemli olan birkaç ölçüt vardı. Özellikle Zeynep'i oynayacak oyuncunun daha önce hiçbir yapımda rol almamış olmasını istiyordum.. Hiçbir geleneğe bağlı olmaması, daha önce başka bir karakter canlandırmamış olması, film alanında cehaleti olmasını istiyordum". Ancak öyle biri hem oynayacağı karakterin masumiyeti anlamında hem de tanınmamış olması anlamında uygun düşerdi. Tülin bana daha önce birkaç dizide rol aldığını söyleseydi belki de onu seçmeyecektim. Çok deneme çekimi yaptım. Her bir oyuncunun role kendinen katabileceği ayrıntılar vardır. Buna özgürlük tanımaya açığım ben. Baba için çok profesyonel oyuncular da düşündüm. Ama hem fizik anlamda sertliği hem de sınıfsal durumu bir oyuncunun oluşturmasının çok zor olacağını düşündüm. Musa Karagöz aslında setimizin boyacısıydı. Ama istenen her şeyi yapabileceğini gördüm. Artık oyunculuktaki fazlalıklardarı kurtulmak istiyorum. Bir jestin karşılığını mekanda, mizansende aramaya başladım. Yüzlerdeki ifadelerin yetmediğini düşünüyorum. Bunu sesler, ışık, kostüm, atmosfer, zaman ile daha etkili olduğunu, bütünün o etkiyi verdiğini düşünüyorum. Duygusallığa, karakterin dünyasına mesafeli durma taraftarıyım".
Görüntü yönetimi cesur
"Meleğin Düşüşü"nde görüntü yönetimi son derece cesur. Kaplanoğlu karanlığı, gölgeleri,
ters ışıkta kalan yüzleri, yansımaları rahatça kullanıyor. Bu çalışmada Mimar Sinan Üniversitesi Sinema - Televiyon bölümü mezunu görüntü yönetmeni Eyüp Boz ile "akademik" anlamda biraz çekişmişler: "Filmi görselleştirme konusunda bir hayli zorlandım. Çünkü belli alışkanlıklar, standartlar var: Şu ışığın kullanılması lazım, asgari değerlerin şöyle olması lazım, vb. Genellikle görüntü yönetmenleri yönetmeni ikna etmeye çalışır, ama ben görüntü yönetmenimi (Eyüp Boz) ikna etmeye çalıştım 'Merak etme, çıkar' diye."
"Meleğin Düşüşü"nü net bir ideolojik temele dayandırmak mümkün değilse de filmde uzun
zamandır ekranlardan kaybolmuş işçi sınıfının hayatını görüyoruz. Filmdeki baba bir atölyede,
kızı otelde çalışıyor. Baba zaman zaman eve sarhoş gelirken genç kız türbe türbe dolaşıp bu
hayattan kurtulmanın çaresini inancında arıyor. Bu renksiz ve dertli hayat artık neredeyse reddediliyor, onun yerini tamamen başka türlü kurgulanmış renkli ve yapay bir görünüm aldı. "Hayatımız renkli, güzel, kavuşmamız gereken eşyalardan ibaret. hiç yoksulluk yokmuş gibi
geçiyor. Her şey yumuşatılıyor. Belki kendimiz bile yaşadığımız hayata temas edemiyoruz. Ruhaniyetin ve metafiziğin de gerçek anlamıyla işçi sınıfında bulunduğunu düşünüyorum," diyor Kaplanoğlu. Filmde, Zeynep'in kaderini değiştirecek olan burjuva çiftin hayatındaki boşluk ise net biçimde vurgulanıyor: "O evde bir inanç eksikliği var. Karısı öldükten sonra adamın evinde bütün bir bulaşıklık yıkılıyor, bir naylon torba balkonda rüzgarda çırpınıyar ama
bunların anlamının ne kadar farkında? Acı çektiğini görüyoruz o kadar".
Sanat yönetmeni Esat Tekand ve ekibi bu bağlamda Kaplanoğlu'nun istediği gerçekliği
yakalamış. "Hep gerçek mekan kullanmak isterim. Bu filmde de anladım ki benim için mekanlar hakikaten çok önemli. Neredeyse yüzlerce eve girip çıktık filmdeki evi bulmak için. Ama orası ne işçi mahallesindeydi ne de öyleydi. Yıkılmak üzere bir yerdi. Sanat yönetimi mekana girdi ve o hale getirdi. Bir karakteri oluşturmak için o karakterin tercihlerinden çok bizim onun nasıl görünmesini istediğimiz önemliydi. Benim için bu filmde iki ressamın etkisi çok önemli. Biri Vermeer diğeri Balthus. Balthus'un küçük kızları vardır. Bana, iç mekanlarda
figürlerin duruşu, onlardaki ruhaniyet açısından yol gösteren Balthus oldu. O resimlerden
beslendim". Kaplanoğlu, bütün dünya sinemasının minimalist genç kuşağı gibi film müziğinden hoşlanmıyor. Sadece iki yerde Grieg'in "Kalbin Yaraları" duyuluyor. "Hiç müzik kullanmak istemiyordum. Seslere olabildiği kadar fazla alan açmak istedim. Müziğin dışsal sesleri ve ayrıntıları yok ettiğini düşünüyorum. Sonra fragmana müzik koymak gereği doğdu. Bir gün Grieg'in "Heart's Wounds"unu dinledim, beni çok etkiledi. Sonra kaderin değişmesini, bir dileğin yerine gelmiş olduğunu vurgulamak, karısı ölen sesçi Selçuk'un öyküsünü bitirmek için de müzik kullandım. Müzik konusu beni çok tedirgin ediyor. Kullanmamak gerekiyor galiba".
Tarkovski ve Tsai etkisi
Filmde iki belirgin referans var: Biri Tarkovski'nin "Nostalgia"sındaki adak, diğeri Tsai Ming-
liang'ın "Nehir"inde baba - oğul arasındaki ensest ilişki. Zeynep'in tel sararak adakta bulunmasıyla Nostalgia'daki karakterin elinde mumla kaplıcadan geçmesi aynı amaca hizmet
ediyor. "Nehir" deki sahne ise neredeyse birebir tekrar edilmiş. Bu iki sinemacının belli ki Kaplanoğlu üzerinde derin etkileri var:
"Tarkovski etkisi hep vardı. Tsai Ming-liang da beni müthiş çarpan bir sinemacı. Son zamanlarda en çok severek izlediğim filmler onunkiler. Zamanı kullanışını çok önemsiyorum. Doğu'da yaşadığımız için zamanla ilişkimiz çok daha farklı. Kökenlerimizde bu farklılık var, her anlamda. Aslında sonradan fark ettim, 'Nehir'den çok 'Orada Saat Kaç?'ten etkilenmişim. Orada da bu filmdeki gibi simge haline gelen bir bavul var ... Tel sarma Tarkovski'ye armağan. Ensest de 'Nehir'de o kadar iyiydi ki daha iyisi yapılamazdı diye düşündüm, çekim anında bilinçaltımdan çıktı".
"Meleğin Düşüşü" nü Berlin Film Festivali'nden sonraki bir dönemde kısıtlı sayıda kopyayla Birfilm tarafından dağıtılacak. Türk sinemasının yeni kuşağı bazen öyle çıkışlar yapıyor ki soluğumuz kesiliyor. İşte Nuri Bilge Ceylan'ın "Uzak''ı, Zeki Demirkubuz'un "Yazgı"sı gibi rahatça dünya çapında bir yere koyabileceğimiz bir film: "Meleğin Düşüşü". İnsan ruhunu, çektiği acıları ve çileleri; ilahi adalet beklentisini ve masumiyet kavramını en muğlak ve karanlık haliyle aktarıyor bu film. Dünyayı materyalist ve ruhani bir bütün olarak algılayıp bizi iyilikkötülük arasında çapraz ateşe tutuyor.
Güzelim yüzünde derin bir keder olan Zeynep'in adağıyla başlıyor filmimiz. Tarkovsky'nin "Nostalgia"sındaki inançlı Domenico misali elindeki dikiş ipliğini koparmadan "tel sarma"ya çabalıyor genç kız. Başka çaresi yokmuşçasına soluk soluğa çabalıyor... Orta karar bir otelde temizlik görevlisi olarak çalışan; bell boy'u köpek yavrusu gibi peşinden ayrılmamacasına aşık olduğu bu kızın derdini çok geçmeden anlıyoruz. Bir atölyede işçi olan babasının cinsel tacizine uğruyor... Mustafa'yı gönlü olduğu halde reddetmesi bu yüzden.
Yaşadığı utançtan ve suçluluk duygusundan arınmak için türbelere giden, dualar eden, adaklar adayan Zeynep'in dileğinin son derece tuhaf bir rastlantıyla yerine gelmesi filmin doruk noktası. Kötü biçimde ayrılan. bir çiftin yaşadığı trajedi Zeynep'in hayatını öyle bir değiştiriyor ki kaderin cilvesi denen muğlak kavram önümüzde somutlaşıyor.
Semih Kaplanoğlu'nun bu karanlık filmi başta cennetten koyulan düşkün melekler olmak üzere kutsal kitaplardan simgeler ve metaforlarla dolu. Söze gereğinden bir kelime bile fazla yer vermeyen Kaplanoğlu, üstü kapalı bir anlatım tercih ediyor. Ama bu anlatımın içinde işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki keskin ayrımda yerini buluyor; dini inançlar da ... Sanat yönetiminin titiz çalışmasıyla desteklenerek resim sanatından beslenen görüntü yönetimiyle ağırlığı imgelere ve oyunculuğa veriyor. Deneyimi Devlet Tiyatroları'ndakiyle kısıtlı Tülin Özen ile aslında set işçisi olan baba rolündeki Musa Karagöz'ün, gencecik Budak Akalın ve Engin Doğan'ın bu bağlamdaki başarıları göz kamaştırıcı. Kaçırmayın.
|